Diş tedavileri, ağız ve dişlerin sağlığını sürdürmek, mevcut problemleri çözmek ve estetik kaygıları gidermek için gerçekleştirilen profesyonel sağlık uygulamalarıdır. Bu uygulamaların temel amacı, bireyin çiğneme, konuşma gibi temel fonksiyonlarını sorunsuz bir şekilde yerine getirmesini sağlamak ve aynı zamanda sağlıklı bir gülüşe kavuşturmaktır. Güncel yaklaşımlar, yalnızca sorunu gidermeye değil aynı zamanda doku bütünlüğünü korumaya ve uzun vadeli kalıcı sonuçlar elde etmeye odaklanır. Bu süreç ağız sağlığının genel vücut sağlığı üzerindeki etkisini de dikkate alır.

EFC CLINIC
Kapsamlı Bakım: İlk Muayeneden Takip Sürecine.

EFC CLINIC; estetik cerrahiden girişimsel tedavilere kadar, cerrahi tıbbın en titiz alanlarında uzmanlaşmış bir mükemmeliyet merkezidir—burada her adım incelikli bir dikkatle ilerler. Tıbbi mükemmeliyet, estetik hassasiyet ve ödünsüz etik duruş aynı çizgide buluşur. Yan dal eğitimli uzmanlarımız; modern görüntüleme, standartlaştırılmış protokoller ve güvenlik sistemleri ile kanıta dayalı bakım sunarak doğal ve güvenilir sonuçlar elde etmeyi hedefler. Danışmadan iyileşmeye kadar bakımınız; net iletişim, şeffaf planlama ve sağlığınıza duyulan gerçek saygıyla uçtan uca koordine edilir.

WhatsApp ile İletişime Geç

Yazı İçeriği

Başarılı bir diş tedavisi için doğru teşhis neden bu kadar önemlidir?

Bir sorunu çözmenin ilk ve en önemli adımı, o sorunu anlamaktır. Modern diş hekimliğinde, tüm tedavi planlaması tamamen hassas teşhis yöntemlerine dayanır. Gözle yapılan muayenenin yetersiz kaldığı durumlarda, teknolojinin sunduğu görüntüleme imkanları devreye girer. Analog (eski tip) filmlerden dijital görüntülemeye geçiş, hem teşhisin doğruluğunu hem de hasta güvenliğini artıran devrim niteliğinde bir değişimdir.

Dijital röntgenler eski filmli sistemlerden neden daha iyidir?

Dijital radyografi (röntgen), artık modern kliniklerin standart görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Bu teknoloji, görüntüyü yakalamak için filmler yerine özel dijital sensörler kullanır ve görüntüyü saniyeler içinde doğrudan bilgisayar ekranına aktarır.

Bu dijital sistemin hastalara ve hekimlere sağladığı üç temel avantaj vardır. Birincisi, daha yüksek hasta güvenliğidir. Dijital sensörler, eski tip filmlere göre çok daha hassastır. Bu da yüksek kaliteli bir teşhis görüntüsü elde etmek için çok daha az radyasyona ihtiyaç duyulduğu anlamına gelir. Özellikle çocuk hastalarda veya sık röntgen çekimi gereken durumlarda, vücudun aldığı toplam radyasyon dozunu en aza indirmek çok büyük bir avantajdır.

İkincisi, üstün teşhis yeteneğidir. Geleneksel filmler statiktir; çekildikten sonra üzerinde oynama yapılamaz. Dijital görüntüler ise bilgisayarda işlenebilir. Hekim, görüntünün parlaklığını, karşıtlığını (kontrast) ayarlayabilir veya şüpheli bir bölgeye yakınlaşarak (büyütme yaparak) normalde gözden kaçabilecek küçük çürük başlangıçlarını veya kök ucundaki ince detayları çok daha net görebilir. Bu teşhisin doğruluğunu doğrudan artırır.

Üçüncüsü ise hız ve verimliliktir. Görüntülerin anında ekrana gelmesi, teşhis ve tedavi sürecini inanılmaz hızlandırır. Eski tip filmlerdeki banyo solüsyonları, kimyasal işlemler ve karanlık oda ihtiyacı tamamen ortadan kalkar. Ayrıca dijital arşivleme sayesinde eski görüntülere ulaşmak veya konsültasyon için başka bir hekime göndermek saniyeler sürer.

3 Boyutlu (CBCT) diş tomografisi her hastaya çekilir mi?

Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (CBCT veya 3D Tomografi), çene ve yüz bölgesinin üç boyutlu (3D) görüntülerini sağlayan özel ve ileri bir görüntüleme yöntemidir. Tıbbi tomografiye göre çok daha düşük radyasyon dozuyla, dişlerin, kemiğin, sinir kanallarının ve sinüs boşluklarının detaylı bir haritasını çıkarır.

Ancak şunu bilmek çok önemlidir: CBCT, rutin 2D röntgenlerin (panoramik veya küçük diş filmleri) yerini alan bir yöntem değildir. Çoğu diş muayenesi ve standart tedaviler (örneğin basit dolgular veya diş taşı temizliği) için geleneksel 2D dijital röntgenler hala ilk tercihtir ve çoğunlukla yeterlidir.

CBCT, ikincil bir “problem çözme” aracıdır. Yalnızca 2D röntgenlerin yetersiz kaldığı karmaşık durumlarda veya cerrahi planlamalarda kullanılır. Başlıca kullanım alanları şunlardır:

  • İmplant planlaması
  • Gömülü 20 yaş dişi operasyonları (özellikle sinire yakınsa)
  • Karmaşık kök yapısına sahip dişlerde kanal tedavisi
  • Kist veya tümör gibi patolojik lezyonların sınır tespiti
  • Çene kemiğindeki kırıkların değerlendirilmesi

CBCT’nin önemli bir sınırı, yumuşak dokuları (örneğin diş eti, yanak, dil) detaylı göstermemesidir. Bu nedenle eğer bir yumuşak doku tümöründen şüpheleniliyorsa, bu teknoloji yerine tıbbi BT veya MR (Manyetik Rezonans) gerekebilir.

Diş çürüklerini ve diş eti hastalıklarını önlemek için hangi tedaviler uygulanır?

Modern diş hekimliği, sadece var olan sorunları tedavi etmeye değil aynı zamanda bu sorunların ortaya çıkmasını engellemeye odaklanır. Diş kaybının iki ana nedeni olan diş çürükleri ve diş eti hastalıklarının (periodontitis) yönetimi, koruyucu tedavilerle başlar.

Fissür Örtücü (diş aşısı) ve Flor Verniği arasındaki fark nedir?

Bu iki yöntem bazen karıştırılsa da aslında birbirini tamamlayan farklı koruma mekanizmalarına sahiptirler.

Fissür Örtücüler, genellikle akışkan bir kompozit (beyaz dolgu) malzemeden yapılır. Özellikle azı dişlerinin çiğneme yüzeylerinde bulunan “pit” ve “fissür” adı verilen derin, dar girintilere uygulanırlar. Bu girintiler, diş fırçasının ulaşamayacağı kadar dardır ve bakteri birikmesi için ideal alanlardır; çürükler de en sık buradan başlar. Fissür örtücü, bu çukurları doldurarak pürüzsüz bir yüzey oluşturur ve diş ile bakteriler arasında fiziksel bir kalkan görevi görür. Başta çocuklar ve ergenlik dönemindeki gençler olmak üzere, daimi azı dişleri yeni çıktığında uygulanması şiddetle tavsiye edilir. Sadece yeni çürükleri önlemekle kalmaz, aynı zamanda mevcut olan ancak henüz oyuk oluşturmamış başlangıç çürüklerinin ilerlemesini de durdurabilir.

Flor Verniği ise, profesyonel olarak uygulanan yoğun florid içerikli bir ciladır. Dişin minesine sürülür, minenin yapısını güçlendirir ve onu asit saldırılarına karşı daha dirençli hale getirir. Yani fiziksel bir bariyerden çok kimyasal bir zırh sağlar. Bilimsel çalışmalar flor verniği uygulamasının çocuklarda diş çürüklerini önlemede oldukça etkili olduğunu doğrulamıştır. Yetişkinlerde ise özellikle diş eti çekilmesine bağlı açığa çıkan kök yüzeylerinde görülen “kök çürüklerini” önlemek için faydalı olabilir.

Kısacası ikisi birbirinin rakibi değil tamamlayıcısıdır. Fissür örtücü, dişin anatomik riskini (derin çukurlarını) korur. Flor verniği ise dişin genel yüzeyini kimyasal olarak güçlendirir.

Diş eti hastalığı (periodontitis) nasıl tedavi edilir?

Periodontitis, sadece diş etlerini değil aynı zamanda dişleri destekleyen kemik dokusunu da etkileyen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. Tedavi edilmezse dişlerin sallanmasına ve kaybına yol açar. Geçmişte tedavi daha çok cerrahiye odaklansa da günümüzdeki modern yaklaşım veriye dayalı ve sıralı bir protokole dayanır.

Cerrahi olmayan periodontal tedavinin temeli ve “altın standardı”, Diş Taşı Temizliği (Scaling) ve Kök Yüzeyi Düzleştirme (Root Planing – SRP) işlemidir. Bu periodontitis teşhisi konan her hasta için uygulanması gereken ilk ve temel tedavi adımıdır. Bu işlemde, dişlerin yüzeyinde ve diş eti cebinin içinde biriken plak, bakteri ve diş taşları (tartar) özel aletlerle temizlenir. Ardından kök yüzeyindeki pürüzlü alanlar ve bakteriyel toksinler kazınarak düzgün, pürüzsüz ve temiz bir yüzey elde edilir. Bu pürüzsüz yüzey, diş etinin kök yüzeyine tekrar sağlıklı bir şekilde yapışmasını teşvik eder ve bakterilerin yeniden tutunmasını zorlaştırır.

Tedavilerimiz ve operasyonlar hakkında detaylı bilgi almak ve randevu oluşturmak için hemen bizimle iletişime geç!

Diş eti tedavisinde her zaman ameliyat gerekir mi?

Hayır, gerekmez. Geçmişte diş eti tedavisindeki amaç diş eti ceplerini cerrahi olarak “ortadan kaldırmak” idi. Ancak uzun dönemli çalışmalar anatomik olarak cebi yok etmekten daha önemli olan şeyin, dişi tutan kemik seviyesini biyolojik olarak stabil hale getirmek (yani kemik kaybını durdurmak) olduğunu göstermiştir.

Bu anlayış değişikliği, tedavinin hastanın başlangıçtaki diş eti cebi derinliğine göre planlanmasına yol açmıştır.

  • Sığ cepler (1-3 mm)
  • Orta cepler (4-6 mm)
  • Derin cepler (6 mm ve üzeri)

Sığ cepler sağlıklı durumu veya hafif diş eti iltihabını (gingivitis) gösterir; sadece profesyonel diş taşı temizliği yeterlidir. Orta derinlikteki ceplerde (4-6 mm) tedaviye mutlaka cerrahi olmayan SRP ile başlanır. Bilimsel kanıtlar, bu derinlikteki ceplerde SRP’nin, cerrahiye (flap operasyonu) göre daha fazla kemik seviyesi kazancı sağladığını göstermektedir.

Derin ceplerde (6 mm ve üzeri) ise, SRP tek başına yeterli gelmeyebilir çünkü aletlerin cebin en dibine ulaşması ve tam bir temizlik yapması fiziksel olarak zordur. Bu durumlarda, cerrahi tedavi (açık flap debridmanı) tercih edilebilir. Cerrahi, hekimin diş eti dokusunu kaldırarak kök yüzeyine doğrudan erişmesini ve görüş altında tam bir temizlik yapmasını sağlar.

Sonuç olarak “ameliyat mı, ameliyatsız tedavi mi?” tartışması artık geçerli değildir. Modern tedavi sıralıdır. Her zaman önce ameliyatsız SRP ile başlanır. Hasta birkaç hafta sonra yeniden değerlendirilir ve cerrahiye geçme kararı, ilk tedaviye verilen yanıta, özellikle de “kalan cep derinliğine ve kanama durumuna” bakılarak verilir.

Kırık veya çürük dişler için hangi dolgu ve kaplama tedavileri uygulanır?

Restoratif tedaviler, çürük veya travma nedeniyle kaybedilen diş yapısını geri kazandırmayı amaçlar. Bu tek seansta yapılan basit dolgulardan, laboratuvarda hazırlanan tam kaplamalara kadar uzanır.

Amalgam (siyah) dolgular mı, kompozit (beyaz) dolgular mı daha iyidir?

Onlarca yıl boyunca, özellikle arka dişlerde standart dolgu malzemesi amalgam olmuştur. Ancak günümüzde kompozit rezinler (beyaz dolgular) hem estetik hem de performans açısından öne çıkmaktadır.

Hastaların en çok merak ettiği konu amalgamın güvenliğidir. Çok sayıda kapsamlı bilimsel araştırma, amalgam dolguların (içerdiği cıvaya rağmen) kompozit dolgulara kıyasla herhangi bir sistemik hastalığa (böbrek, nörolojik veya bağışıklık sistemi sorunları gibi) yol açtığına dair bilimsel olarak kanıtlanmış bir zararı olmadığını göstermiştir.

Amalgamdan uzaklaşmanın temel nedenleri daha çok estetiktir (siyah renk) ve çevresel faktörlerdir. Ayrıca kompozit dolgular dişe kimyasal olarak “yapışırken” (bonding), amalgam sadece mekanik olarak sıkışır; bu da kompozit dolguların daha koruyucu olmasını sağlar.

Dayanıklılık konusunda ise, geçmişte amalgamın daha üstün olduğuna inanılsa da modern kompozit materyaller bu farkı kapatmış, hatta öne geçmiştir. 650.000’den fazla hastayı inceleyen çok geniş çaplı yeni bir 2024 yılı çalışması, 8 yıllık takipte kompozit dolguların başarısızlık oranının (%11.98), amalgam dolguların başarısızlık oranından (%17.49) belirgin şekilde daha düşük olduğunu bulmuştur.

İnley ve Onley (porselen dolgu) nedir, normal dolgudan farkı nedir?

İnley ve Onleyler, dişin direkt dolguyla restore edilemeyecek kadar hasar gördüğü, ancak tam bir kaplama (kron) gerektirecek kadar da zayıflamadığı durumlarda kullanılan “orta yol” tedavi seçeneğidir.

Bunlar “dolaylı restorasyonlar” olarak adlandırılır. Yani dişteki boşluğun ölçüsü alındıktan sonra, laboratuvarda veya klinikteki özel CAD/CAM (bilgisayar destekli tasarım) cihazlarda porselen (seramik) veya güçlendirilmiş kompozit bloklardan üretilirler. Adeta bir yapboz parçası gibi, dişteki eksik kısmı tamamlamak üzere tasarlanırlar ve dişe özel yapıştırıcılarla (bonding) sabitlenirler.

Bu tedavinin temel amacı mekaniktir. Özellikle büyük madde kayıplı azı dişlerinde, normal bir kompozit dolgunun çiğneme kuvvetlerine dayanması zor olabilir. İnley/onleyler ise tek parça ve çok daha dayanıklı bir malzemeden üretildikleri için dişi hem tamamlarlar hem de kalan sağlam diş dokusunu korurlar. Başarıları, yapıştırma işlemi sırasında bölgenin “mükemmel izolasyonuna” (yani tamamen kuru tutulmasına) bağlıdır.

Diş kaplamasında Zirkonyum mu yoksa Metal Destekli Porselen mi tercih edilmeli?

Bir dişin tamamının kaplanması gerektiğinde (örneğin aşırı madde kaybı, kanal tedavisi sonrası veya kırık nedeniyle), modern diş hekimliğinde en sık kullanılan iki seçenek metal destekli porselen (PFM) ve tam seramik kaplamalardır (özellikle zirkonyum).

Zirkonyum, üstün eğilme direnci, kırılma tokluğu ve mükemmel biyolojik uyumluluğu (diş eti ile dost olması) nedeniyle öne çıkan bir seramik malzemesidir.

“Monolitik Zirkonyum” (MZ), yani yekpare, tek bir zirkonyum bloktan üretilen kaplamalar, metal destekli porselenlere (PFM) göre belirgin avantajlar sunmaktadır. Bilimsel çalışmalar PFM kaplamalarda en sık görülen sorunun üstteki porselenin “atması” veya “kırılması” olduğunu göstermektedir. 5 yıllık bir klinik çalışma, implant üstü kaplamalarda PFM’lerde porselen kırılma oranını %14 bulurken, monolitik zirkonyumda bu oranı sadece %2 bulmuştur.

Ayrıca PFM kaplamalarda diş eti kenarında zamanla gri bir metal yansıması görülebilirken, zirkonyum kaplamalar metal içermediği için çok daha doğal ve estetik bir sonuç sunar. Hastalar, zirkonyumun estetiğinden metal destekli porselene göre çok daha memnun kalmaktadır.

Tüm zirkonyum kaplamalar aynı mıdır?

Hayır, değildir. Piyasada iki tür zirkonyum kaplama vardır ve aralarındaki farkı bilmek önemlidir.

  • Monolitik Zirkonyum (Yekpare)
  • Porselen Kaplanmış Zirkonyum (Estetik)

Monolitik zirkonyum, yukarıda bahsedilen, tek bir sağlam bloktan yapılan ve aşırı dayanıklı olan kaplamadır. Mekanik dayanıklılığın ön planda olduğu arka dişler için idealdir. Porselen atması riski yoktur.

Porselen kaplanmış zirkonyumda ise, altyapı (çekirdek) zirkonyumdur, ancak daha estetik bir görüntü (daha fazla şeffaflık ve renk katmanı) elde etmek için üzeri daha zayıf bir estetik porselen ile kaplanır. Bilimsel derlemeler, bu üstteki porselen katmanın “kırılmasının/atmasının”, zirkonyum restorasyonlardaki en yaygın komplikasyon olduğunu doğrulamaktadır.

Bu durum hekime ve hastaya kritik bir seçim sunar: Monolitik zirkonyum maksimum dayanıklılık sağlar; porselen kaplı zirkonyum ise (özellikle ön bölgede) daha üstün estetik sunabilir ancak mekanik kırılma riski daha yüksektir.

Tedavilerimiz ve operasyonlar hakkında detaylı bilgi almak ve randevu oluşturmak için hemen bizimle iletişime geç!

Modern kanal tedavisi nasıl yapılır ve başarısı nelere bağlıdır?

Modern endodonti (kanal tedavisi), dişin içindeki enfekte sinir dokusunu (pulpa) temizleme işlemini, iki boyutlu bir mekanik işlem olmaktan çıkarıp, teknoloji destekli üç boyutlu (3D) bir dezenfeksiyon sürecine dönüştürmüştür. Başarı oranları oldukça yüksektir.

Tedavinin amacı, dişin içindeki karmaşık kanal sistemindeki bakteri yükünü ortadan kaldırmaktır. Bu ileri teknolojiyle entegre edilmiş çok aşamalı bir protokolle elde edilir: Teşhis (gerekirse 3D tomografi ile), erişim (mikroskop yardımıyla), şekillendirme (esnek döner aletlerle), 3D dezenfeksiyon, 3D doldurma ve kalıcı restorasyon.

Modern kanal tedavisindeki en büyük anlayış değişikliği, mekanik şekillendirmenin (eğelemenin) tek başına yetersiz olduğunun kabul edilmesidir. Dişin kök kanalı sistemi, düz bir boru gibi değildir; adeta bir ağacın kökleri gibi ana kanallardan ayrılan binlerce yan dala, kanallar arası bağlantıya ve tübüle sahiptir.

Döner aletler (eğeler), sadece ana kanalları şekillendirebilir; ancak bu karmaşık yan alanlara ulaşamaz. Bu nedenle tedavinin başarısı, bu ulaşılamayan alanlardaki mikropları öldürmek için kullanılan kimyasal dezenfeksiyona (3D Temizleme) bağlıdır. Güçlü yıkama solüsyonları bu amaçla kullanılır. Bu kimyasalların etkinliğini artırmak için ise “aktivasyon” teknikleri (örneğin ultrasonik titreşimler) kullanılarak sıvının tüm karmaşık anatomiye nüfuz etmesi sağlanır.

Kanal tedavisinden sonra dişi kaplatmak neden bu kadar önemlidir?

“Kalıcı restorasyon” (dolgu veya kaplama), kanal tedavisinden ayrı bir işlem değil endodontik protokolün ayrılmaz ve zorunlu bir parçasıdır. Kanal tedavisi ne kadar mükemmel yapılırsa yapılsın, eğer dişin üst kısmı (koronal kısım) sızdırmaz bir şekilde ve dişi kırılmaya karşı koruyacak şekilde restore edilmezse tedavi başarısız olur.

Üst restorasyondaki başarısızlık iki temel soruna yol açar.

  • Bakteri sızıntısını önlemek
  • Kırılmayı engellemek

Birincisi, tükürükteki bakteriler restorasyonun kenarından sızarak kanalları yeniden enfekte eder (tedavinin boşa gitmesi). İkincisi, kanal tedavisi gören dişler (özellikle azı dişleri) canlılıklarını kaybettikleri ve içlerinde madde kaybı olduğu için “kırılgan” hale gelirler. Kaplama, dişi bir çember gibi sararak bu ölümcül kırılma riskini engeller.

Diş çekimi ve implant tedavilerinde modern yaklaşımlar nelerdir?

Ağız cerrahisi ve implantoloji, kaybedilen dişlerin yerine yenilerinin konması ve bu süreçte mevcut kemik dokusunun korunması üzerine odaklanır.

Diş çekimi sonrası kemik erimesini önlemek için ne yapılabilir?

Diş çekimi, kaçınılmaz olarak kemikte bir iyileşme ve yeniden şekillenme süreci başlatır. Bu süreç maalesef her zaman kemik rezorpsiyonu (erimesi) ile sonuçlanır. Çekimden sonraki ilk 6 ay içinde, kemiğin genişliğinde ve yüksekliğinde belirgin bir kayıp yaşanabilir.

Bu kaybı en aza indirmek için iki modern yaklaşım vardır. Birincisi “minimal travmatik çekim”dir. Bu teknikteki amaç dişin özellikle yanak tarafındaki (bukkal) ince kemik duvarını kırmadan ve zedelemeden dişi çıkarmaktır. Bu ince duvar, erimeye en yatkın kısımdır.

İkincisi ise “Soket Koruma” (Alveolar Ridge Preservation – ARP) işlemidir. Bu çekim boşluğunu korumak için yapılan bir işlemdir ve özellikle implantın hemen yapılmayacağı (gecikmeli implant) durumlarda endikedir. Minimal travmatik çekim yapıldıktan sonra, dişin boşluğu (soket) enfekte dokulardan tamamen temizlenir ve boşluğun içine bir kemik grefti (kemik tozu) materyali yerleştirilir. Üzeri genellikle eriyen bir kollajen membran (zar) ile kapatılır.

Bu işlem kemik kaybını tamamen durduramaz, sadece sınırlayabilir. Asıl klinik faydası, ileride implant yerleştirileceği zaman daha karmaşık, pahalı ve zorlu kemik oluşturma (kemik rejenerasyonu veya sinüs lifting) işlemlerine duyulan ihtiyacı en aza indirerek implant için ideal bir zemin hazırlamasıdır.

Diş çekilir çekilmez hemen implant yapılabilir mi?

Diş çekimi sonrası implantın ne zaman yerleştirileceği, tedavinin en kritik kararlarından biridir. Üç temel zamanlama vardır:

  • Hemen (İmmediat)
  • Erken (4-16 hafta sonra)
  • Gecikmeli (4 ay ve üzeri)

“Hemen implant”, yani diş çekimiyle aynı seansta implantın yerleştirilmesi, belirli koşullar sağlandığında mümkün ve avantajlı bir seçenektir. Ancak bu klinik verilerin dikkatle yorumlanmasını gerektiren karmaşık bir konudur.

Bilimsel çalışmalar implantın hayatta kalma (başarı) oranı açısından “gecikmeli” (bekleyerek) yapılan implantların, “hemen” yapılanlara göre istatistiksel olarak küçük de olsa daha güvenli ve öngörülebilir olduğunu gösterme eğilimindedir. Gecikmeli implantlarda başarı oranı sürekli olarak %95’in üzerindedir.

Asıl fark komplikasyon ve estetikte ortaya çıkar. Bu “yüksek risk, yüksek ödül” senaryosudur:

Risk: Hemen implant yerleştirme, daha yüksek komplikasyon riski ile ilişkilidir. En belirgin risk, implantın yerleştirildiği bölgedeki diş etinde çekilmedir.

Ödül: Öte yandan bazı kanıtlar, ideal vakalarda (örneğin çekim boşluğu tamamen sağlamsa, hastanın diş eti tipi kalınsa) nihai estetik sonucun hemen implant ile daha iyi olabileceğini göstermektedir.

Bu durum vaka seçiminin her şeyden önemli olduğunu gösterir. Gecikmeli (bekleyerek) yapılan implant, daha güvenli, daha az riskli ve öngörülebilir bir “güvenli liman” protokolü gibi görünürken; ideal koşullar sağlandığında “hemen” yapılan implant estetik açıdan daha iyi bir sonuç verebilir.

Tek diş eksikliğinde köprü mü yoksa implant mı daha iyidir?

Tek bir dişin eksikliğinde, implant destekli tek bir kaplama (ISSC), geleneksel diş destekli bir köprüye (FDP) göre klinik olarak daha üstün bir seçenektir.

İmplant çok daha koruyucu ve daha az girişimsel bir tedavidir, çünkü köprü yapmak için gerekli olan eksik dişin yanındaki (çoğunlukla sağlıklı olan) komşu dişlerin kesilmesine (küçültülmesine) gerek kalmaz. Sadece eksik olan bölgeye müdahale edilir.

Ayrıca implant destekli kaplamalar daha uzun ömürlüdür. 5 yıllık takipte implant destekli kaplamaların hayatta kalma oranı %96.8 iken, geleneksel köprülerde bu oran %84’tür. Köprüde bir sorun olduğunda (örneğin destek dişlerden biri çürüdüğünde) tüm yapı değişmek zorundayken, implant tek başına bağımsız bir yapıdır.

Ortodontik tedavide şeffaf plaklar mı yoksa diş telleri mi daha etkilidir?

Ortodonti, dişlerdeki ve çenelerdeki çapraşıklıkları ve kapanış bozukluklarını düzeltir. Günümüzde iki ana yöntem öne çıkmaktadır: şeffaf plaklar (aligner) ve geleneksel sabit apareyler (diş telleri/braketler).

Bilimsel derlemeler, her iki yöntemin de genel olarak diş düzeltmede etkili olduğunu doğrulamaktadır. İkisi karşılaştırıldığında, belirgin avantaj ve dezavantajlar ortaya çıkar.

Kanıtlar, şeffaf plak tedavilerinin toplam tedavi süresinin, sabit diş tellerine göre anlamlı derecede daha kısa olduğunu göstermektedir. Ayrıca plaklar estetik, konforlu ve çıkarılabilir olma avantajlarına sahiptir.

Ancak genel başarı puanları benzer olsa da sabit diş telleri (braketler), bazı spesifik ve zorlu detayları başarmada hala şeffaf plaklardan daha üstündür.

Diş telleri, şeffaf plaklara göre şu konularda daha etkilidir.

  • Dişlerin “torkunu” (köklerinin pozisyonunu) hassas bir şekilde kontrol etme
  • Özellikle küçük azı dişleri gibi yuvarlak dişlerdeki zorlu rotasyonları (dönmeleri) tamamlama
  • Tedavi sonunda dişlerin birbirine tam oturmasını (oklüzal temas) sağlama

Bu durum şeffaf plakların hafif ve orta dereceli çapraşıklıkların düzeltilmesinde mükemmel bir araç olduğunu, ancak ciddi kök hareketi veya hassas kapanış ayarı gerektiren çok zorlu vakaların, hala diş telleri ile daha öngörülebilir şekilde tedavi edildiğini göstermektedir.

Diş beyazlatma ve estetik lamina tedavileri nelerdir?

Estetik diş hekimliği, dişlerin rengini ve şeklini iyileştirmeye odaklanan diş beyazlatma (bleaching) ve veneer (lamina) tedavilerini kapsar.

Kanal tedavili bir diş renk değiştirdiyse beyazlatılabilir mi?

Evet. Bu işleme “non-vital (cansız) beyazlatma” veya “içten beyazlatma” (walking bleach) denir. Sadece kanal tedavisi görmüş ve zamanla içten renk değiştirmiş (gri, kahverengi olmuş) dişlere uygulanır.

Prosedürde, dişin arkasındaki eski dolgudan girilerek kanal dolgusunun üzeri açılır. Kökü korumak için kanal dolgusunun üzerine mutlaka koruyucu bir “bariyer” dolgu yerleştirilir. Daha sonra dişin içindeki boşluğa beyazlatıcı bir ajan konulur ve üzeri geçici bir dolgu ile kapatılır. Birkaç gün sonra renk kontrol edilir ve istenen tona gelince işlem sonlandırılır. Bu prosedürdeki en kritik ve zorunlu adım, kökü korumak için yerleştirilen o bariyer dolgudur.

Ofis tipi beyazlatma mı, ev tipi beyazlatma mı daha kalıcıdır?

Canlı dişler için iki ana profesyonel yöntem vardır: Klinikte yapılan “Ofis Tipi” (yüksek konsantrasyonlu ajanlarla hızlı sonuç) ve hekim kontrolünde hastanın evde uyguladığı “Ev Tipi” (düşük konsantrasyonlu ajanların özel plaklarla gece takılması).

Etkinlik: Çok sayıda bilimsel derleme, iki yöntem arasında nihai renk değişikliği (beyazlama) açısından anlamlı bir fark olmadığı sonucuna varmıştır. Her ikisi de dişleri etkili bir şekilde beyazlatır.

Hız ve Kalıcılık: Burası en önemli farktır. Ofis tipi çok hızlı sonuç verir (1 saat). Ev tipi daha yavaştır (1-2 hafta sürer). Ancak kalıcılık konusunda kanıtlar, ev tipi beyazlatmanın, ofis tipine göre daha uzun süreli beyazlık sağlayabileceğini ve rengin geri dönme olasılığının daha düşük olabileceğini göstermektedir.

Klinik karar, etkinlikten ziyade hasta uyumu ve kalıcılık yönetimi ile ilgilidir. Ofis tipi daha hızlıdır ancak renk daha çabuk geri dönebilir. Ev tipi daha yavaştır ve yüksek hasta uyumu gerektirir, ancak sonuçlar daha kalıcı olabilir.

Porselen lamina (veneer) ile kompozit lamina (bonding) arasındaki fark nedir?

Veneer (lamina), dişlerin ön yüzeyine yapıştırılan ince tabakalardır. Dişlerdeki kalıcı renk bozukluklarını, kırıkları, aşınmaları, dişler arasındaki boşlukları veya küçük şekil bozukluklarını düzeltmek için kullanılırlar. İki ana materyal arasında dayanıklılık, estetik ve ömür açısından çok belirgin farklar vardır:

Porselen (Seramik) Laminalar:

  • Ömür: 10-20 yıl (uzun vadeli)
  • Lekelenmeye karşı yüksek direnç (çay, kahve, sigara rengini bozmaz)
  • Üstün ve kalıcı estetik
  • Laboratuvarda üretilir (daha yüksek maliyet)
  • Daha yüksek kırılma direnci

Kompozit Laminalar (Bonding):

  • Ömür: 5-7 yıl (orta vadeli)
  • Zamanla lekelenme ve renk değiştirme riski
  • İyi estetik (ancak porselen kadar parlak ve doğal değil)
  • Klinikte tek seansta uygulanabilir (daha uygun maliyet)
  • Aşınmaya ve kırılmaya daha az dirençli (tamiri kolaydır)

İki tedavi arasındaki ömür farkı (Porselen için 10-20 yıl, Kompozit için 5-7 yıl), aslında bu iki tedaviyi farklı kategorilere koyar. Porselen lamina, uzun vadeli bir protetik restorasyondur ve toplam ömrü düşünüldüğünde genellikle daha kalıcı bir çözümdür. Kompozit lamina ise, daha konservatif (dişten daha az aşındırma gerektirebilir), daha hızlı ve daha düşük başlangıç maliyetli bir alternatif olarak hizmet eder.